kadının adı

Dünyaya gelen bir kız çocuğu, sonra bir genç kız, daha sonra bir kadın ve anne. Toplumun yaşanılan sosyal tabakasına göre değişmekle birlikte, henüz bekâr olan bir bayan baba evinde, evli ise koca evindedir. Korunmaya ve sığınmaya (!) muhtaçtır. Bir kadın için, her yaş ve koşulda belli sınırlar vardır. Bekâr ise sorumluluğu babasında, evli ise kocasındadır. Evliliğini nihayete erdirmiş olan kadın, tanımlama olarak “boşanmış” ve herkesin gözü üzerinde olan kadındır. Eşi vefat eden kadın, “dul” olarak sıfatlanmış, hal ve hareketlerine fazlaca özen göstermesi gereken kadındır.

Cahiliye döneminin en belirgin özelliklerinden biri, kız çocuklarının uğursuz olarak görülmesi, istenmemesi ve diri diri toprağa gömülmesidir. Kur’an-ı Kerim cahiliye toplumunda kız çocuklarının dünyaya gelmesinden dolayı insanların takındıkları tavrı şöyle anlatmaktadır. “Onlardan biri, kız ile müjdelendiği zaman içi öfke ile dolarak yüzü simsiyah kesilir! Kendisine verilen kötü müjde (!) yüzünden halktan gizlenir. Şimdi onu, aşağılanmış olarak yanında tutacak mı, yoksa toprağa mı gömecek? Bak, ne kötü hüküm veriyorlar!” (Nahl 58-59) Nesli Hz. Fatıma ile devam eden Hz. Peygamber’ de bu konuda hakaretlere ve aşağılanmalara maruz kalmış, bunun üzerine Kevser Süresi nazil olmuştur. “ Muhakkak ki biz sana Kevseri verdik. Öyleyse Rabbin için namaz kıl ve kurban kes. Muhakkak ki sonu kesik olan, sana buğzedendir”

Cahiliye dönemi aşırılıkları devam etmese de, dini bütün bir insan olsun ya da olmasın, yeni doğacak olan bebeğin “erkek” olma beklentisi oldukça yaygındır. Erkek, bunu gurur duyulacak bir olgu, erkekliğin ispatı olarak algılamakta, kadın ise beklentilere uygun cinsiyette çocuk dünyaya getirecek olmanın sorumluluğuna varmaktadır. Bir kadına kendi cinsiyetinde bir canlı yüklü olmanın verdiği ezikliği hissettiren, toplumdaki  yaygın dayatmalardan başkası değildir.

İnsanlar arasında erkek olarak yaratılmanın üstünlük olarak algılandığı bu durum yaratıcı katında böyle değildir. Gerçek üstünlüğün yaratılış itibariyle değil, Allah’ tan sakınma ile mümkün olduğuna Hucurat Süresi 13. Ayette şöyle işaret olunur: “ Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’ na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.”

Nesilleri hayata kazandıran ve onları eğitme görevini üstlenen büyük ölçüde kadındır. Bir kadının zihnen sağlıklı ve bilinçli bireyler yetiştirebilmesi kendi donanımıyla doğru orantılıdır.

Türkiye’ nin birçok yöresinde çocuklar hâlâ okula gönderilmemekte ve kız çocukları bu durumun mağduriyetini yaşamaktadır.Birçok aile, kız çocuklarının eğitiminin önemli olmadığını düşünmekte, kız çocukları erken yaşta evlendirilmekte ve ev işlerine yardım etsin diye evde tutulmaktadır.

Bir kız çocuğunun eğitim alması demek, kızların daha sağlıklı olmaları, daha geç evlenmeleri ve daha az, ancak sağlıklı nesiller yetiştirebilmeleri anlamına gelir.

Modern Ortadoğu Tarihi - William Cleveland

El- Kaide ve 11 Eylül 2001 Saldırıları


11 Eylül başka tanım istemeyen bir tarihtir. 19 kişi dört ticari uçağı kaçırmış ve uçan bombalara dönüştürmüşlerdir. Uçaklardan biri Pentagon' a, ikisi New York City' de iki Dünya Ticaret Merkezi kulesine çarpmış, biri de bir tarlaya düşmüştür. O günün ölü sayısı dört uçağın yolcuları içinde olmak üzere 3200' dür.

Uçak kaçıranların 15' i Suudi kökenli, 4' ü Mısırlıydı ve hepsi de başında zengin bir Suudi sürgün olan Usame bin Ladin' in bulunduğu El-Kaide adlı İslami terörist örgütüyle ilişkiliydiler. Usame bin Ladin adı daha önce ABD hedeflerine yapılan saldırılarla bağlantılıydı ve Bush yönetimi 11 Eylül olaylarının ardındaki beynin o olduğunu iddia etti.

Bin Ladin' in üssü Afganistan' daydı. İktidardaki Taliban rejimi kendisini koruyor ve El-Kaide' nin örgütsel faaliyetlerine izin veriyordu. Başkan Bush, 2001 Ekim ayında Usame bin Ladin' in yakalanması ve terörist örgütleri barındıran diğer devletlere örnek olması için Afganistan' ı işgale başladı. 

Askeri harekât Taliban' ı devirdi fakat Usame bin Ladin yakalanamadı. İşgalden iki yıl sonra bile nerede bulunduğu saptanamadı.  

11 Eylül' ün sebeplerini bir tek kaynağa indirgemek basite kaçmak olur. Müslümanların çoğunun içinde yaşadıkları sefalet ve umutsuzluk kendilerini El-Kaide saflarına itiyordu. MacDonalds ve KFC gibi Amerikan ikonlarının Arap kentlerine ve İslam dünyasına yayılması, müdahaleci ve kültürel açıdan yıkıcı görünüyor, yerli geleneklerin aleyhine olan ABD tüketiciliğinin yaygınlaştığını vurguluyordu. Ortadoğu' da çok iyi karşılanmamış olan küreselleşme, İslami duyarlılıkları tehdit eden bir başka yabancılaşma kaynağı sayılmaktaydı. Öğrenim görmüş orta sınıflar içinde bile Batı ve özellikle Amerikan popüler kültürünün yayılması karşısında bir huzursuzluk duygusu gözleniyordu.

Arap Ortadoğu' sunun siyasal ve dini liderleri bin Ladin' in, dini, terörist amaçlar doğrultusunda kullanmasını kınadılarsa da, kamuoyu da müslüman Afganistan' ı bombaladığı için ABD' yi aynı şekilde suçlamaktaydı.

( William Cleveland, Modern Ortadoğu Tarihi, Syf. 592-594, Agora Kitaplığı)

Irak' ın İşgali

Bush yönetimi 2002 yılı başlarında dikkatini Irak' a yöneltti. Irak için en sık tekrarladıkları iddia, Irak' ın sahip olduğu kitle imha silahlarının ABD ve müttefiklerine tehdit oluşturduğu, Saddam Hüseyin' in bu silahları El-Kaide gibi uluslararası terör örgütlerine verebileceği, rejim değişikliğinin Irak halkının yararına olacağıydı.

ABD, kanıt olmamasına rağmen (11 Eylül saldırılarıyla ilgili) Irak' a karşı askeri harekata girmeye kararlı olduğu aşikardı. Bush yönetimi, askeri harekatı onaylayan İngiltere dışında müttefik bulamadı. ABD 48 saat içinde Saddam ve iki oğlunun Irak' ı terk etmeleri için ültimatom verdi. ABD' nin tek taraflı hareketi aleyhine dünya çapında büyük gösteriler yapıldı. Uluslararası toplumun 11 Eylül' ün ardından ABD' ye gösterdiği sempati azalmaya başladı. 

"Irak Özgürlüğü Operasyonu" 20 Mart 2003' te Kuveyt' teki İngiliz ve Amerikan birliklerinin Irak' a girmesiyle başladı. Irak' ın petrol tesisleri pek az bir hasarla emniyete alındı. ABD zırhlı birlikleri üç hafta sonra Bağdat' a girdiler. Saddam Hüseyin rejimi sona ermişti. Saddam' da 2003 Aralık ayında Amerikan güçleri tarafından ele geçirildi. Bush, 1 Mayıs 2003' te savaş operasyonlarının sona erdiğini ilan etti. 

Irak'ın bütün kurumsal yapısı uçup gitmişti. Baasçı memurlar, polis güçleri ve devletin işlettiği iş yerlerinde çalışanlar gitmişler, yerlerini kanunsuzluğa ve kaosa bırakmışlardı. Bush yönetiminin Saddam Hüseyin düşer düşmez demokratik ve özgür girişimci Irak'ı yaratacağını iddia ettiği operasyon, 2003 yılı ortalarında giderek uzun bir askeri işgale dönüşmeye yüz tutmuştu. 

Irak' ın kitle imha silahlarına sahip olduğu savı, gerçek olmaktan ziyade hayali bir iddia çıkmıştı. Irak savaşta böye bir silah kullanmadığı gibi, ülkeyi tarayan ABD denetim ekipleri de bu silahlara rastlamış değillerdi.

İşgal, Irak politika ve toplumunun 1920' lerden bu yana dayandığı temeli sarsmış, şii, sünni ve kürt toplumları arasındaki mevcut ilişkileri koparmıştır. Saddam  Hüseyin' in baskısının kalkmasıyla şiiler, uzun zamandır yeraltında çalışan dini ve yardım kuruluşlarını açığa çıkararak savaş sonrasında dönemin en iyi örgütlenmiş toplumu haline gelmişlerdir.

2003 yazının kavurucu sıcağında işgal kuvvetleri, Irak direniş güçlerinin giderek artan saldırılarıyla karşılaşmaya başladılar. Başkan Bush' un Eylül ayı başında savaşın sona erdiğini ilan etmesinden sonra, savaşta olduğundan daha çok Amerikan askeri ölmüştü. Anglo- Amerikan işgali sonrasında Irak toplumu, Saddam Hüseyin' in rejiminde olduğundan çok daha yasa tanımaz ve terörizme eğilimi hale gelmişti.

( William Cleveland, Modern Ortadoğu Tarihi, Syf. 595-598, Agora Kitaplığı)

İran-Irak Savaşı (1980-1988)

1979 Ayetullah Humeyni' nin devrimiyle kurulan İran İslam Cumhuriyeti, Ortadoğu' nun her yerinde İslami devrim çağrısında bulundu. İslam Cumhuriyetinin Şii görüşünün yükselmesiyle de, İran-Irak gerginliği yeniden patlak verdi.

İki ülkeyi bölen konular, eskilerden gelen Arap ve Pers uygarlıkları arasındaki kültürel rekabet, sınırlar, kamu hayatında milliyetçilik, dinin rolünün çatışan yorumlarına kadar değişmekteydi.

Irak rejiminin gözünde Humeyni' nin oluşturduğu en büyük tehlike, Irak Şiilerine Saddam Hüseyin'i devirmeleri çağrısında bulunmasıydı. Humeyni iktidara gelmeden Saddam Hüseyin' i ve onun kafir Baas Partisini İslamiyet' in düşmanı olarak nitelemişti.

Saddam Hüseyin 17 Eylül 1980' de Irak televizyonunda Cezayir antlaşmasının yürürlükten kalktığını açıkladı. Beş gün sonra Irak birlikleri kısa bir askeri harekat olacağını umarak İran' a girdiler. Savaşın ilk ayında Irak, İran topraklarının 26 bin km karelik bir bölümünü işgal etti. Irak kayıpları beklenenin daha üstünde, İran direnişi beklenenden daha sertti. Savaş sadece karayla sınırlı kalmadı. Irak uçakları halkın moralini bozmak amacıyla İran kentlerini bombaladılar. İran hava kuvvetleri de Basra liman tesislerini bombaladı, güney petrol kuyularını devre dışı bıraktı ve kuzeydeki önemli petrol kuyularını vurdu. Petrol ihraç kapasitesi kısıtlanan Irak, savaşı sürdürmek için dış ülkelerden borç almak zorunda kaldı.

Sovyetler Birliği savaş boyunca Irak' a silah sağlayanların başında geliyordu. Irak' ta büyük kalkınma projelerinde yer alan Fransa, Saddam Hüseyin' in ordusuna jet, füze ve savaş uçakları verdi. 1984' te Washington ile Bağdat arasında kurulan diplomatik ilişkilerle, ABD Irak' a askeri istihbarat sağlamaya başladı. ABD, müttefiklerine İran' a silah satmamaları için baskı, İran petrolüne ambargo uygulanması için de çağrı da bulundu. İran 1987' de Kuveyt gemilerine saldırılarını arttırınca, ABD, Kuveyt gemilerine Amerikan bayrağı çekilmesine izin vererek, onlara yapılacak saldırının Amerikan gemilerine yapılmış sayılacağını ilan etti. 1987-88' de Amerikan gambotları İran' a karşı doğrudan askeri harekat düzenlediler.

İran, 1988' de son bir saldırıyla kuzey Irak' taki kürt kenti Halepçe' yi ele geçirdi. Irak hava kuvvetleri, kente kimyasal bombalar atarak sivil halktan en az 5 bin kişiyi öldürdü. Irak' ın kimyasal silahlara sahip olması ve İran kentlerine zehirli gazlı füzeler fırlatabilme imkanı, Humeyni rejiminin ateşkesi kabul etmesinde başka bir etken olmuştur.

20 Ağustos 1988' de ateşkes yürürlüğe girdi ve uzun savaş sona erdi. İran 262 bin, Irak 105 bin kayıp vermişti. Irak' ta Basra liman tesisleri yıkılmış, sivil kalkınma projeleri terk edilmiş, kemer sıkma politikaları yürürlüğe girmişti. Irak, 80 milyar dolar olarak tahmin edilen çok büyük bir dış borçla savaştan çıkmıştı. Irak- İran arasındaki sınır tartışması, Saddam Hüseyin' in Cezayir Antlaşmasının tekrar yürürlüğe girmesini teklif edene kadar çözülmeden kalmıştır.

( William Cleveland, Modern Ortadoğu Tarihi, Syf. 460-465, Agora Kitaplığı)

Arap Baharı sizce başarılı oldu mu? Ne gibi sonuçlar üretti?

Ahmet Uysal: Marmara Üniversitesi, Orta Doğu Araştırmaları Enstitüsü Öğretim Üyesi:
Arap Baharı'nı bir dekolonizasyon süreci olarak anlamak lazım. Osmanlı'nın yıkılmasından sonra Orta Doğu'da kurulan düzen pek değişmeden bugünlere kadar geldi. Arapları hem özgürlükten, hem de refahtan mahrum etti. Arap halklarının bu baskı ve yoksulluk rejimlerine isyan ettiği devrim süreci devam ediyor. Zor ve zahmetli bu sürecin henüz başarılı olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü köklü değişimler kolay gerçekleşmez ve içeride ve dışarıda ciddi direnişle karlaşırlar. Yemen, Tunus, Fas gibi ülkelerde yavaş da olsa ilerlemesine rağmen, Arap Baharı Suriye'de tıkanmış, Mısır’da da ise sekteye uğramıştır. Değişim çabası, karşıt mücadele sürüyor.
Arap Baharı henüz başarıya ulaşmadığı halde ciddi bir değişim dinamiği ortaya çıkarmıştır. Mücadele henüz sonuca ulaşmasa bile bundan sonra hiçbir ülke eskisi gibi olmayacaktır. Özellikle Batı kontrolündeki küresel düzen bölgenin enerji kaynakları, ticaret yolları ve İsrail'in güvenliği açısından Arap Baharı'nın başarılı olmasını istemeyerek, bu dalgayı dindirmeye, soğutmaya ve tersine çevirmeye çalışmaktadır. Mısır, Tunus ve Fas'ta bu durum açık olarak görülmektedir. Arap Baharı'nın kısa vadede etkileri ciddi bir savrulma, karışıklık ve ekonomik çalkantıdır. Suriye, Libya, Mısır ve hatta Yemen ve Tunus'ta ciddi güvenlik sıkıntıları da ortaya çıkmıştır. Daha olumlu etkisini demokratikleşme olarak uzun vadede göstermesi beklenmelidir.
Arif Ebu Hatim: Yemenli gazeteci ve siyasi analist:
Arap Baharı devrimleri iki arada bir derede duruyor. Ne başarılı oldu ve kıskandırdı, ne sonuçlarıyla göz kamaştırdı, ne de bastırıldı ve devrimcileri korkutabildi. Zira bu devrimler, sonuçları itibariyle farklı başarılar elde etti. Devrimlerinin ilham kaynağı olan Tunus'ta büyük bir başarı kazanıldı ve Tunusluların devrimleriyle ve devrimin kazanımlarını koruma güçleriyle övünmeleri hakları.
Mısır devriminde ise ordu nüfuzunu tekrar kazandı, kendisini devrimci olarak gösterdi ve devlet kurumlarını istedikleri yöne çekti. Mısır halkının bilinci 25 Ocak Devrimi'nin sonucu olarak hep uyanık kaldı. Mısır halkını her hangi bir başlık altında görmezlikten gelmek, kurşun sesiyle, tutuklamalar ve cezaevleriyle korkutmak mümkün değil. Libya Devrimi ise her gün şekilleniyor ve yabancı eller bazı güç merkezlerini yürütmeyi durduğu vakit kendi yolunu bulacak. Yemen Devrimi Cumhurbaşkanı Salih ve ailesinin uzaklaştırılmasıyla yetinecektir. Zira önceki rejimin isimleri ve araçları, devrimle fırsatçı bir ilişki kurdu, devrimi organize etti ve ardından tüm önceki araç ve yöntemleriyle iktidara döndü.
Yanlış hesapların ve düşüncelerin Suriye devrimini, bilmedikleri ve istemedikleri bir noktaya götürdüğünü düşünüyorum. Gelecekte galip gelecek taraf kim olursa olsun devrimden sonra Suriye, devrim öncesindeki gibi olmayacaktır. Zira silah, mezhepçilik ve farklı isimlendirmeler mevcut ve ülkeyi terk etmeyecekler. Galip kim olursa olsun ülke ayağa kalkmak için onlarca yıla ve yüz milyarlarca dolara muhtaç.
Halil Enani: Orta Doğu Enstitüsü’nde (Middle East Institute) araştırmacı:
Arap Baharı, ana hedefleri olan özgürlük, adalet ve haysiyeti şu ana dek elde edebilmiş değil. Arap Baharı sonrasında Mısır, Libya, Tunus ve Yemen'de iktidara gelen yeni hükümetler bekleneni veremedi, sorunlar ve zorluklarla karşı karşıya kaldı. Yine de devrimlerin değerlendirilmesi için daha fazla zaman gerekir. Fransız Devrimi'nin amacına ulaşması on yıldan uzun sürmüştü. Arap Baharı'nın başarısız olmasının sonuçları yıkıcı ve karmaşık. Bölgede istikrarsızlık yaratmaktan tutun, umut ve değişime giden barışçıl yolun kapanmasına, radikalleşme ve şiddet yanlısı hareketlere zemin hazırlamaya kadar değişen sonuçlardan bahsediyoruz.
Bunlar halihazırda Mısır, Libya ve Suriye'de yaşanıyor.
Richard Falk: Princeton Üniversitesi Uluslararası Hukuk Fakültesi emekli Öğretim Üyesi, BM Filistin İnsan Hakları Raportörü:
Tunus ve Mısır'da olaylar ilk başladığı zaman 'devrimci bir potansiyel' taşıdıklarını düşünmüş olsam da, Arap Baharı ayaklanmalarının 'devrim' olarak nitelendirilmesine hep şüpheyle yaklaştım. Bu sıradışı olaylar bana pek devrimci gelmedi, zira liderler (ve beraberlerindekilerin bir bölümü) iktidardan indirilirken rejimler (özellikle de Mısır'da) ayakta kaldı. Oysa devrim, yönetim yapısında köklü bir dönüşüm gerektirir.
Arap Baharı'nın temel sonuçları muhtelif ve karmaşık. Bir yanda halkın güçlendirildiği hissi ve insanların seferber oldukları takdirde otoriter bir devletin yönetim yapısını sallayabileceğinin fark edilmesi var. İkincisi, İslami siyasi güçlerin örgütsel kudreti ve halktan gördüğü destekti. Üçüncüsü, Mısır başta olmak üzere, İslami kesimin seçimlerde elde ettiği başarıya karşı gelişen tepkiydi. Dördüncüsü ise, 2011'deki ilk ayaklanmaları destekleyen laiklik yanlısı liberallerin, ülkeleri adına otoriter bir geçmişi, demokratik bir geleceğe tercih etmeleri ve taraf değiştirerek silahlı kuvvetlerin karşı devrimle iktidarı ele geçirmesini destekler hale gelmeleri oldu. Mısır, bu durumun en açık ve önemli örneği, ama bu model, bölge genelinde mevcut ve dış güçler tarafından da teşvik ediliyor.
Tamamı için buradan

“Suriye’de iç savaşın ortaya çıkmasında Türkiye birinci derecede rol oynadı”

İsrail’in son günlerde hiçbir insanî kuralı tanımadan Filistin’i vurması ortada. Tablo vahim. Bu vahamete karşı Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerini rafa kaldırmaması, bunun için somut bir tavır takınmaması yadırgandı ve eleştirildi. Türkiye’nin bu ilişkilerini devam ettirmesindeki politik gerekçeler neler? 

Ben her devlet kendi milli çıkarını gözetir önermesini İslâmî bulmuyorum. Çünkü bizim millî çıkarımız Suriye’nin millî çıkarıyla çatışır ve o zaman Suriye’ye haksızlık yapabiliriz. Nitekim Suriye’de iç savaşın ortaya çıkmasında Türkiye birinci derecede rol oynadı. Neden? Çünkü Esed rejimini devirirse Suriye üzerinde Ortadoğu’da bir hâkimiyet elde edecekti. Plan buydu. Türkiye kendi millî çıkarını koruyayım derken Suriye’yi ateşin içine attı. Halbuki biz Müslümanların çıkarını düşünmek zorundayız. Ama başka din mensuplarına da haksızlık yapmadan, onlara zulmetmeden bunu yapmalıyız. Filistinli bir Müslümanın çıkarı bizim de çıkarımızdır. Şimdi Türkiye ve İsrail ilişkilerine gelecek olursak bir kere Türkiye İsrail’e karşı tavır alamaz. Türkiye’nin İsrail politikası son on üç senede şöyle şekillenmiştir: Gazze için ağla, İsrail’le iş tut. Bu “Hüseyin için ağla, Yezit ile iş birliği yap” politikası. Bu çok yanlış. 

Bir kere gerçekçi olmak lâzım. Birincisi Türkiye bir NATO ülkesi. Avrupa Birliği üyelik sürecini takip ediyor ve ABD ile de müttefik. Bu üç sebepten dolayı İsrail’e karşı açıktan tavır alamaz. Ancak söylem üzerinde tavır alabilir. Fakat suyun altında ilişkiler gayet iyi gidiyor. Türkiye İsrail ilişkilerinin en iyi olduğu dönem bu on üç yıllık dönemi kapsıyor. Türk-İsrail ticaret ilişkileri en üst seviyede artarak devam ediyor, askeri ilişkiler devam ediyor, uçaklarımızın bakımını İsrail yapıyor, Kürt petrolünü ya Bakü Ceyhan ve yahut da Kürdistan Ceyhan üzerinden getiriyoruz İsrail’e satıyoruz. İsrail o petrolü kullanıyor ve başka üçüncü bir ülkeye satıyor. İsrail jetleri Türkiye’den giden petrolü kullanıyor. İsrail’in güvenliğini korumak amacıyla Malatya Kürecik’te bir radar sistemi kuruldu. Şu anda Gazze’den Filistin’e bir roket atıldığında bu roketin atıldığını Malatya’daki radar tespit ediyor ve anında İsrail’e bildiriliyor. Şimdi dikkat ederseniz İsrail’e olan ilişkilerimiz tıkırında işliyor. Her türlü ilişkimiz yolunda, ama diplomasi alanında kavgalı görünüyoruz. Bu yanlış bir politika. Bu şekilde İsrail’e karşı çıkılmaz. İsrail’e en büyük yardımı Türkiye yaptı. Nasıl yaptı? Türkiye, Suriye’de iç savaşı çıkarmak suretiyle. Çünkü Hizbullah ve Suriye Hamas’a yardım ediyorlardı. Hamas en büyük askerî gücünü Hizbullah ve Suriye’den alıyordu. Suriye iç savaşa girip eli kolu kırılınca Hamas’ın da kolu kanadı kırıldı.



Aslında Filistin meselesi beş noktada toplanıyor. Bunlar;

1- İsrail’in 1967 öncesi topraklarına dönmesi.
2- Filistinli mültecilerin kendi topraklarına dönmesi.
3- Yerleşimcilerin İsrail’e gelmesine son verilmesi. Dünyanın her tarafındaki Yahudilerin İsrail’e gelişlerinin durdurulması.

4- Kudüs’ün statüsü.

5- Mescid-i Aksanın korunması.


Bu beş sorun çözülmeden Filistin problemi çözülemez. Filistin meselesi sorunun anasıdır. Aslında bütün orta doğudaki sorunların temelinde Filistin var. Mevcut halde Türkiye tek başına Filistin’e yardım edemez. İsrail’e de hiçbir müeyyide uygulayamaz. Filistin meselesinin çözümü için İslâm Birliğinin kurulması lâzım. Öncelikle Türkiye, İran ve Mısır’ın işbirliği yapması lâzım. Eğer bu üç büyük devlet iş birliği yaparsa, birbirlerine karşı liderlik iddialarından vazgeçerlerse Allah’ın izniyle Filistin sorunu çözülür.

Bahsini ettiğiniz işbirliği için Türkiye ve İran’ın mezhep ve stratejik planları bir engel teşkil etmez mi? Sünnî Türkiye ile Şiî İran’ın bir uzlaşmaya varmaları nasıl mümkün? Sonuçta geçmişte olan şeyler ortada.

Tarih kader değildir. Eğer tarih belirleyici olsaydı hiçbir müşrik Müslüman olmazdı. Hatta müşrikler Peygamber Efendimize (asm) ‘‘Biz atalarımızdan böyle gördük’’ derlerdi. Yani tarihi refere ediyorlardı. Fakat ya sizin atalarınız akıl erdiremeyen kimseler idiyse diyor Kur’ân. Bence birbiriyle savaşan İran ve Osmanlılar akılsız kimselerdi. Büyük günaha girmişlerdi. Yavuz da günahkârdı, Şah İsmail de. Onların kavgası bir din kavgası değil, iktidar kavgasıydı. Yavuz diyor ki ‘‘Dünya iki padişaha dar gelir. Ya ben ya sen.” Neden? Allah’ın arzı geniş neyi paylaşmıyorsunuz? Burada Şah İsmail Şiîliği manipüle ediyor, Yavuz Sultan Selim de Sünniliği manipüle ediyor. Hâlbuki Sünnîlik ve Şiîlik İslâm’ın mezhepleridir. Şiîler ve Sünnîler kardeş ve kardeşçe yaşamak zorundalar. İki yüz elli milyon Şiî var İslâm âleminde, biz bunları imha edemeyiz. Onlarla bir arada ve kardeşçe yaşamak zorundayız. Eğer biz devlet rekabeti açısından olaylara bakarsak kıyamete kadar Sünnîlerle Şiîler birbiriyle çatışacak ve kıyamete bu günah yüküyle gideceğiz. Türkiye ve İran’daki mezhepçilerin dışına çıkıp ümmetin birliğini korumak zorundayız. Şunun farkına varmamız gerekir ki hiçbir devlet tek başına bu bölgeye hâkim olamaz. Ne Türkiye ne İran ne de Suudi Arabistan. Hiçbir mezhep tek başına var olamaz ve diğer mezhepleri yok edemez. Tek başına bir etnik grup var olamaz. Bütün bunların İslâm dairesi içinde tekrar bir araya gelmesi gerekli. O zaman biz İran da Fars milliyetçileri ile değil, ümmetçileri ile bir araya gelip bu birliği kurmamız gerek. Ben şuna inanıyorum ki Türkiye, İran ve Mısır bir araya gelmeden İslâm birliği kurulamayacak. Nasıl Avrupa birliğinin çekirdek üç ülkesi Almanya, Fransa ve İngiltere ise ve diğer bütün devletler bu üçünün bir araya gelmesinden sonra birliği kurdularsa, İslâm birliği de bu üç ülke tarafından kurulacaktır. Kaldı ki biz İran’la Kasr-ı Şirin’den beridir savaşmıyoruz. Sürekli bir sanal savaş var. 1639’dan beri biz İran’la düzgün sınırlar içinde yaşıyoruz. Diyorlar ki İran sürekli Müslümanlarla savaştı. İyi de Osmanlılar da savaştı? 

ALİ BULAÇ

Tamamı için buradan

Din Sosyolojisi - Prof. Dr. Ünver Günay


Sosyoloji, toplumsal düzeni yalnızca olduğu gibi tasvir, yapısını tahlil ve neden bu yapıda olduğunu tespitle mükelleftir. Din sosyolojisi ise, toplumun ortaklaşa dini hayatının, din ve toplum münasebetleri ve bu münasebetlerden doğan etki ve tepkilerin ve dini grupların incelenmesidir. Din sosyolojisi, ictimâî olaylar olarak din olaylarını inceleme konusu yaparken, konuya kendine has açıdan bakmakta ve öteki toplumsal faktörlerle münasebet ve etkileşimini ele almaktadır. Din sosyolojisi adından da anlaşılacağı üzere iki temel mesnede dayanır: Sosyoloji ve Din. Yani, toplumun ve dinin incelenmesidir.

Din Sosyolojisinin cevap aradığı sorular

* Dinin toplum hayatındaki rolü ve fonksiyonları nelerdir?
* Herhangi bir din veya din grubunun ortaya çıktığı toplumsal şartlar nelerdir?
* Dini hayat ve grupların türlü şekillere bürünmelerinde ictimâî güçler ne gibi roller oynamaktadırlar?
* Toplumun tabakalaşması, hareketliliği ve farklılaşmasının din üzerindeki etkileri nelerdir?
* Çeşitli toplumlarda din hangi formlar altında görünmektedir?
* Sosyal grupların birleşip bütünleşmesi ya da parçalanıp bölünmesi ve dağılmasında dinin rolü var mıdır?
* Sosyal olayların maddi dayanaklarının dini hayat, inançlar, düşünceler, davranışlar, gruplar ve cemaatler üzerindeki etkileri nelerdir?

Din Sosyolojisi, dini inançlar, düşünceler, kavramlar, güçler ve şahsiyetlerin içinde doğdukları sosyal ve kültürel şartları ve bunların sebep oldukları değişmeleri araştırır. Psikolojinin yardımı ile dini liderler ve grupların manaları, nüfuzları ve özellikle dini grupların doğma, yükselme, gelişme, yapı ve değişmelerini inceler. Onları tespit eder, aralarında karşılaştırmalar yaparak benzer ve ayrı taraflarını ortaya koyar. Böylece onların ve yapı ve kuruluşlarının daha iyi anlaşılmasına yardımcı olur. 

Din Sosyoloğu, toplumun din üzerindeki etkileri ile dinin sosyal görevi, fonksiyonları ve sosyo- kültürel hayat üzerindeki etkilerini araştırır. Sosyal ve kültürel şartların dini gruplar, liderler ve kurumlar üzerindeki etkilerini araştırma işi, dinin bir sosyal grubun birleşip kaynaşması ve tarihi gelişiminde ne gibi rolünün bulunduğunu ortaya koymak din sosyoloğunun en başta gelen görevidir. 

İlk sistematik Din Sosyolojisi kitabı, Hilmi Ziya Ülken'in "Dini Sosyoloji" adlı eseridir.

Mehmet  Taplamacıoğlu' na ait "Din Sosyolojisine Giriş" bu alandaki önemli eserler arasındadır.

İslam dünyasında, din sosyolojisinin öncülleri arasında, Farabi, İbn Miskeveyh, Ebu Hayyan, İbn Sina, Gazali, İbn Haldun, Şehristani, İbn Bâcce ve Tufeyl yer alır.

Yazar, kitabı üç bölümde incelemektedir. Giriş kısmında, sosyolojinin konusu ve metodu hakkında genel bilgiler vererek bazı sosyolojik kavramların üzerinde durur. Birinci bölümde, Din Sosyolojisinin konusu, metodu, tarihçesini, günümüzde din sosyolojisi ve bu alanda ortaya çıkan başlıca eğilimleri incelemiştir. İkinci bölümde, din sosyolojisinin konu ve problemlerini sistematik din sosyolojisi arayışı içinde değerlendirir. Dinin, diğer sosyal kurumlarla ilişkilerini, dini grup ve cemaatlerin birbirleriyle olan ilişkilerini ele alır. Üçüncü bölümde uygulamalı özel din sosyolojileri çerçevesinde, Türk toplumunun dini yaşayışı üzerine incelemelerde bulunmuştur.

Din Sosyolojisi- Ünver Günay- İnsan Yayınları- 677 sayfa.

ara ki bulasın!

Yükleniyor...
 

Tüm Hakları saklıdır. frog frog © 2009